Son İçin Ağıt Read Count : 71

Category : Stories

Sub Category : Drama
Duyduğu adım sesiyle irkildi. Birisinin kendisini takip ettiğine emindi artık. Kafasını çevirecek cesareti yoktu. Adımlarını hızlandırdı ve şalına sıkıca sarınarak ilerledi. Lütfen bana yaklaşmasın Tanrım, lütfen bana dokunmasın. Zihni korkunç düşüncelerle dolmuş ve panik yapmasına sebep olmuştu. Koşmaya başladığını suratına çarpan yağmur damlalarının canını yakmasıyla fark etmişti. Sokak lambaları bir yanıp bir sönüyor, bu yüzden sokak adeta çıkışın yeri sürekli değişen bir labirenti andırıyordu. Önünü doğru düzgün göremiyordu. Arnavut kaldırımların arasına giren ayakkabısının topuğu yüzünden sürekli sendeliyordu. Kalbi deli gibi atıyor, koşarken bacakları birbirine dolanıyordu. Elbisesinin askısı omzundan aşağı kaymaya başlamıştı. Soğuktan buz kesmiş titreyen eliyle askısını düzeltti . Birkaç saniyeliğine durmuş ve ayakkabılarını çıkarıp eline almıştı. Yağmurun ıslattığı kaldırımlarda yalın ayak koşuyordu artık. Köşeyi döndüğü an iri yarı birisiyle çarpışmış ve dengesini kaybedip dizlerinin üzerine düşmüştü. Kimdi? Kime çarpmıştı? Ya peşindeki kişi diğer taraftan dolanıp önünü kestiyse? Yanaklarından aşağı süzülen yağmur damlalarının soğukluğu içini titretiyordu. Kafasını kaldırıp çarptığı kişinin yüzüne bakmadan "yardım edin!" diye bağırdı. Sesi o kadar tiz çıkmıştı ki elleriyle kulaklarını kapatmak zorunda kalmıştı. 

Karşısındaki adam onu kolundan tutup kaldırmış ve "Piraye!" diye seslenmişti. "Bağırma, gel buraya," diyerek sarılmıştı.

"Baba?" dedi kız sersemlemiş bir halde. Babasının kollarına atıldı. Hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. "Birisi beni takip ediyor,bana zarar verecek," dedi ve babasına daha da sıkı sarıldı. 

Adam sokağın başına baktığında kimsecikleri göremeyip "burada kimse yok Piraye, sakin ol artık. Geçti,baban yanında," demiş ve kızının sırılsıklam olmuş saçlarını okşamıştı. Paltosunu çıkarıp kızının titreyen omuzlarına attı. 

"Eve gidelim baba, lütfen." Titreyen dudaklarından dökülen sayıkladığı tek cümleydi bu. Babasının gerçekten kendisi için endişelenğini düşünmüyordu elbet. Değer görüyordu çünkü ailesi için kıymetli bir eşyaydı. 

Ayakkabısını tekrar ayağına geçirdi ve akan burnunu çekerek boş sokakta ilerledi. Babası yanındayken en azından 'diğerlerine' karşı savunmasız değildi. 

*

Köşke vardıklarında "Ah, şu rezilliğe bakın, sırılsıklam olmuşsunuz!" diye söylenmişti annesi.

Piraye dudakları adeta mıhlanmışçasına susuyordu. Gözleri duvarda asılı duran saatin kadranını takip ediyordu. "Yarınki baloya gelmek istemiyorum," deyiverdi aniden. 

Annesi söylenmeyi bırakmış ve yüzündeki kızgınlığın yerini şaşkınlık ve merak almıştı. 

"Niçin?" diye sordu babası hayretle. "Senin için seçenek sunduğumuzu hatırlamıyorum," dedi ve meydan okurcasına kızının gözlerinin içine baktı. 

Piraye ilk baş gözlerini kaçırmış ancak daha sonra artık kendi kararlarını vermek istediğini anımsamış ve içinde şahlanan duygu silsilesiyle gözlerini babasının gözlerine kilitlemişti. 

"Piraye!" İri yarı ve sivri burunlu korkunç bir görünüme sahip bu adam sesini yükseltince daha da korkunç görünüyordu. Evet, maalesef bu adam Piraye'nin babasıydı. Yeri geldiğinde her şeyini kızı için feda edebilecek fakat aynı zamanda her şeyi için kızını feda edebilecek tutarsız bir adam... Çünkü kızı onun için değerli bir eşyaydı. Bağırırken gözüken altın kaplama ön dişleri, yerinden fırlayacakmış gibi görünen koca gözleri... Annesi de babasından farksız değildi. 

Bu bağırışın üzerine Piraye isteğini daha fazla diretmedi ve odasına çıktı. Bu geri çekilişi bir beyaz bayrak değildi. Dediğini yapacaktı. Ağızları leş kokan iki yüzlü yapmacık zenginlerin olduğu o lanet baloya gitmeyecekti işte. 

Açık kalan pencereyi kapattı. Üstünü değiştirip güzelce kurulandıktan sonra yattı ve tüm bu olanları düşünmemeye çalıştı. Korkusu yatışmıştı; eğer dışarıda, odasını dikizleyen silueti görseydi bu pek mümkün olmayacaktı.

Ertesi gün akşama kadar odasından çıkmamıştı. Balonun başlamasına iki buçuk saat kalmıştı ve annesi odasının kapısını yumrukluyordu. 

"Baloya gitmek zorundasın Piraye. Bu seçebileceğin bir şey değil." Ses tonu cüretkârdı. Fakat Piraye boyun eğmiyordu. 

"Üçe kadar sayıyorum Piraye. Kapıyı açmazsan kırmak zorunda kalacağım. Sonrasında ise seni sürükleyerek baloya götüreceğim." Babası da gelmişti sonunda. İçini korku kaplamıştı. Annesinden değil babasından korkmuştu hayatı boyunca. Ama yine de başkasından korktuğu zaman sığındığı ilk kişi de babasıydı. 

" Bir... " Adamın gür sesi Piraye'nin yüreğini gümletmişti. 

" İki... " Korkudan dudaklarının titrediğini o an fark etmişti. 

"ÜÇ!.." tam o anda kapı aralandı. 

"Akıllı kız," dedi babası vahşice sırıtarak. Bu küstah sırıtış itici olmasının yanında korkutucuydu da. 

"Lütfen," dedi Piraye son bir umutla. Ne annesi ne de babası ona acıyordu. Umurlarında olan şey kızları değil, zedelenmek üzere olan şöhretleriydi. Zaten böylesine insanlığını yitirmiş rezil insanlardan merhamet dilenmek saçmaydı. 

Lerzan ailesi yaşadıkları şehirin en zengin ailesiydi. Her yıl düzenledikleri zenginlere özgü balolarla ilgi odağı olurlardı. Baloya gelen ailelerin çoğu erkek çocuğa sahip ailelerdi. Amaçları Lerzan ailesinin muazzam güzellikteki kızlarını oğulları için elde edebilmekti. Piraye bu yüzden her sene düzenlenen bu balodan nefret ediyordu. 

Annesi elinde tuttuğu burgonya rengi korsaj elbiseyi eline tutuşturdu. "Acele et, daha saçın yapılacak," dedi telaşla. 

Kapı tekrar kapanmıştı. Piraye elinde tuttuğu elbise ve gitmemesi gerektiğini haykıran iç sesiyle yalnız kalmıştı. Kaçış yoktu artık. Bir kez daha nefret etmişti hayatından. Bir kez daha ölmek istemişti. 

*

Giydiği elbise kum saati şeklindeki vücuduna tam oturmuştu. Burgonya, kar beyazı tenine öylesine yakışmıştı ki... Kızıl retro dalgalı saçları omuzlarına dökülüyordu. Taktığı takılarla "işte bu Piraye," dedirtebilirdi. 

"Böyle somurtmaya devam edersen bozuşuruz," dedi babası arabaya binmeden önce. 

Piraye zorla gülümsemeye çalıştı. 

*

Kapı açıldığı an tüm gözler ona dönmüştü. Kadınlar hayranlık içerisinde Piraye'nin elbisesini incelerken erkekler ise sadece elbisesini değil, kendisini de baştan aşağı süzüyordu. 

Üstündeki tüm bu bakışlardan rahatsız olsa da gülümsemesi gerekiyordu. Buna mecburdu. Babası böyle istemişti. 

"Hoş geldin güzellik," dedi siyah takım elbiseli bir adam. Kırmızı kravatı göz alıcıydı. Sert bakışları ve keskin ses tonu etkileyiciydi. 

"Hanımefendi," diyerek yaklaştı başka bir adam ve Piraye'nin elini kibarca öptü. 

Ansızın çalmaya başlayan müzik kalabalığın sesini bastırmıştı. Elini öpen adam önünde eğilerek "bu dansı bana lütfeder misiniz?" diye sordu. 

Piraye zorla gülümsedi ve kafa salladı. 

Reality In Love albümünden Reflections  çalıyordu. 

Tüm çiftler kendilerini müziğin ritmine bırakmış ve geniş salonu aydınlatan ışıl ışıl dev avizenin altında uyumlu bir şekilde dans ediyordu. 

Kadınların özenle seçip giydikleri elbiseleri, süslenip püslenen yüzleri ve değişik saç şekilleri... Tam zengin gibi görünen ancak ruhu fakir insanlardı hepsi. 

Piraye belini sıkıca kavrayan elin verdiği rahatsızlığı görmezden gelmeye çalışıyordu. Mesafeyi korumaya çalışsa da adam onu kendisine doğru çekiyor ve her çekişte eli milim milim belinden aşağı kayıyordu. 

Bir an önce bitsin, diye geçiriyordu içinden. Keşke şu avize kafama düşse diye düşündü bir an. 

Adam şehvetle Piraye'ye bakıyor, Piraye ise onunla göz göze gelmemek için diğer çiftlere bakıyordu. 

Başka bir adam ansızın Piraye'yi çekiştirdi ve "beyefendi izninizle bu güzellikle biraz da ben dans etmek isterim," dedi ve adamın cevap vermesini beklemeden Piraye'yi belinden tutuverdi. 

İşte yine oluyordu. Bir eşya gibi elden ele gidiyordu. Ve yine aynı şeyi istiyordu; tek tek hepsinin yüzüne tükürüp herkesten uzaklaşmak. 

Dans ederken o kadar çok dönmüşlerdi ki Piraye tepedeki avizenin sallandığını sandı bir an. Başı dönüyordu. Daha dans etmesi gereken çok kişi vardı. Fakat o bunu istemiyordu. 

Müzik sona erdiğinde Piraye donup kaldı. Tekrar hissediyordu birisinin kendisini gözetlediğini. Geçen akşamkiyle aynı kişiydi, bundan emindi. Hızlıca etrafına bakındı. Gerilmişti ve kalp atışları hızlanmaya başlamıştı. Neredesin, diye bağırmak istemişti. Kimsin sen, neden peşimdesin? 

"Piraye," diye seslendi babası. Kızının etrafını saran kalabalığı geçmeye çalışıyordu. 

"İşte bahsettiğim beyefendi bu," dedi yanındaki saçları beyazlamaya başlamış adamı göstererek. 

Piraye şoke olmuştu. Babası yaşındaki bir adamla mı evlenecekti? Adamın buruşmaya başlamış yüzüne baktı. Sivri burnu ve ince dudakları orantısızdı. 

"Baba," dedi sesinin titrememesini umarak. "Biraz konuşabilir miyiz?" 

"Ne söyleyeceksen herkesin içinde söyleyebilirsin," dedi babası meydan okurcasına. Sesi oldukça sert, bakışları ise hırçındı. Kızının ne düşündüğünü biliyordu ve onu azıcık tanıyorsa aklından geçeni asla söylemeyecekti. 

Piraye yutkundu ve derin bir nefes aldı. Kendisine dikilen tüm bu gözler altında aklından geçenleri söylemek korkutucu geliyordu ona. Yapamazdı. Saygısız kız damgası yemek istemiyordu. Korkuyordu. En çok da eve döndüğünde babasından yiyeceği tokattan korkuyordu. Yüzünde büyük bir morluk oluşacak ve o morluk geçene kadar günlerce belki de haftalarca evden dışarı çıkmayı bırak camdan dahi bakamayacaktı. 

"Korkuna boyun eğme," dedi tam arkasında duran bir adam. Piraye'nin nefesi kesildi. Bu O'ydu. O adamdı. "Kim olduğumu merak ettiğini biliyorum, şuan bunu konuşmak için uygun zaman değil. Sadece sana dediğimi yap Piraye. Korkuna boyun eğme ve aklından geçenleri söyle. Gerekirse yüzlerine haykır. Yap bunu."

Piraye hiç düşünmedi ve "neden babam yaşında bir adamla evlenmem gerekiyor?" diye sordu. Babasının yüzündeki sırıtış kaybolmuş, yerini hayret dolu bir ifade almıştı. 

"Parası için mi? Bu kadar zenginlik neyine yetmiyor?" dedi gözyaşlarına hakim olmaya çalışarak. Her bir cümlesinde babasının yüzündeki hayretin büyüdüğünü görebiliyordu. 

"Artık piyonun olmayacağım. Vezir olacağım, mümkünse şah olacağım ama harcayabileceğin basit bir piyon asla  olmayacağım." 

"Piraye," dedi babası dişlerini sıkarak. Alnındaki damarlar kabarmıştı. Sinirden kızarmaya başladığı belli oluyordu.

"Üstelik bu baloya gelmekten hep nefret ettim. Beni sürekli satabileceğin bir obje olarak gördün, beni pazarlamak için balolar düzenledin ancak benim nasıl hissettiğim bir kez olsun umurunda olmadı." Ağlamaya başlamıştı. Siyah rimeli akıyor ve pürüzsüz yanaklarından aşağı süzülüyordu.

"Asla gerçek babamın yerini tutamadın," dedi ve bu söylediğini babasının yüzüne bağırarak söylemişti.

Daha fazla konuşamayacağını anladığı an koşarak tüm bu berbat insanların olduğu yeri terk etti. Üstelik cehalet, ona karşı savaşıp kazanamayacağı bir kavramdı. 

Ayağına dolanan elbisesinin ucunu çekip yırttı. İnce topuklu ayakkabılarını çıkarıp eline aldı ve arkasına bakmadan koştu. Uzaklaşmak istiyordu her şeyden ve herkesten. Kimsenin olmadığı bir yere gitmek istiyordu. İnsanlardan sıkılmıştı ve artık canının yanmasını istemiyordu. Bitip tükenmişlik içerisinde sürüklenip durmaktan yorulmuştu. Nefes almak istiyordu, son kez nefes almak istiyordu. 

En sevdiği köprüye geldiği an koşmayı bıraktı ve yükselmekte olan dolunaya baktı. Gözyaşları çoktan durmuş ve akan rimeli kurumuştu. Makyajı mahvolmuştu ama bu umurunda değildi. Düşündüğü tek bir şey vardı o da bundan sonra ne yapacağıydı.

"Artık vezirsin," dedi bir adam. Korkuya boyun eğmemesini söyleyen, onu özgürlüğüne kavuşturan bir kahramandı. 

"Elinde sadece vezir varken kazanabilir misin?" dedi Piraye. Gözü akıp giden nehirdeydi. 

"Bu senin oyunun," dedi adam. "Senin kararların." 

Dağılan perçemini kulağının arkasına aldı ve "kimsin?" diye sordu. Soruyu sorarken adama bakmamıştı. 

"Senin bir parçanım desem." 

"Anlamadım?" 

Adam güldü. "Anlamanı beklemiyorum zaten." 

Üşüdüğü için birkaç adım atıp adamın yanına sokuldu. "Bunca zamandır neden beni takip ediyordun?"

Adam durumu bozuntuya vermeyip kızı sarmaladı. "Tüm hislerini, kurtulmak için ne kadar çok savaştığını, her gece yüzünü yastığa gömüp hıçkırarak ağladığını ve daha birçok şeyi biliyordum. Ve sen kahroldukça bende kahroluyordum Piraye. Dediğim gibi, ben senin bir parçanım ve sen de benim bir parçamsın. Kurtulma isteğin ve öfken sebebiyle ortaya çıkmış biriyim. Birisinin seni kurtarması gerekiyordu ve bu da senden başkası olamazdı. " Boşta kalan eliyle akan gözyaşlarını sildi. 

"Sen vezirsin ve bende şah Piraye, ben olmadan sen ve sen olmadan ben bir hiçim. "

Piraye'nin aklı karışmıştı. Adam zaten onun anlamasını beklemiyordu. İç çekti. "Şimdi ne yapmam gerektiğini söyler misin?" dedi. Yalvaran gözlerle adama baktı. Ömrü boyunca sanki bu anı beklemişti. Küçükken gelen geçen herkesin kendisine dokunması ve büyüdükçe babasının da o kişiler arasına dahil olması başlangıçta anlamakta zorlandığı ancak anladığı an dünyasının başına yıkılmasına sebep olan bir travmaydı. Hisleri o kadar kuvvetliydi ki nasıl tarif edeceğini bilemiyordu. Gerçekten bu adam onun bir parçasıydı. Çünkü ona baktığında adeta kendi iç dünyasının vücut bulmuş halini görüyordu. O küçük, savunmasız kızı korumak için iç dünyasında oluşturduğu adama o kadar çok benziyordu ki... 

"Bitirmeye hazır mısın?" diye sordu adam. 

Piraye onun neyi kastettiğini anlayamamıştı. Ancak hissetmişti. Bu adam neyi istediğini biliyordu ve Piraye buna hazırdı. 

"Hiç olmadığım kadar hazırım," diye yanıtladı. 

Adam onu omuzlarından tuttu ve alnından öptü. Son kez sarılıp bağrına bastı. 

Piraye yıllar sonra ilk defa evindeymiş gibi hissediyordu. Adamın kolları yuvası gibi sıcacıktı. Hiç ayrılmak istemedi. 

"Hâlâ istiyor musun?" diye sordu adam. Emin olmak istedi. 

"Zaten biliyorsun," dedi Piraye. Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Kafasını tekrar akıntının olduğu nehre çevirdi. 
Adamdan destek alarak köprünün kenarına çıktı ve dengede kalmaya çalıştı. Saçları acımasız gecenin sert rüzgârıyla savruluyordu. Çatlamış dudakları aralandı ve "bana bir masal anlat baba," diye mırıldandı. Devam etmek istemedi. Bu şarkı canını yakıyordu. Dudakları bir daha bu şarkıyı söylememek adına kapandı. 

"Öz babanı özlüyorsun, ben de öyle, " dedi adam.  O da köprünün kenarına çıkmıştı. "Baba sevgisi olmadan büyüyen bir bütünüz ikimiz." 

Piraye bir şey demedi. Sanki yavaş yavaş adamın kim olduğundan emin olmaya başlamıştı. 

"Piraye," dedi adam. Sesi rüzgârın uğultusu altında eziliyordu. "Yalnız olduğunu düşündüğün anlarda ben hep yanındaydım, kimse sana inanmadığında ben hep sana inandım ve kimsenin seni anlamadığını düşündüğün anlarda ben hep seni anladım." Piraye'nin elini tuttu. "Ve son olarak, bu zamana kadar dayanmış olmanla gurur duyuyorum," dedi. Yavaşça kızın elini bırakırken aynı anda Piraye de kendini nehrin soğuk sularına bıraktı. Suya düşmeden önce adamın ağlamaktan kızarıp şişmiş gözlerini ve hâlâ akmakta olan gözyaşlarını gördü. Sonunda onun kim olduğunu anlayabilmişti. Haklıydı. Adam onun bir parçasıydı. Adam onun içinde oluşturduğu diğer benliğiydi. Aslında gerçekte bu adamın var olmadığını anlamıştı. Hepsi beyninin ona sunduğu bir yanılsamaydı. Bu pis zihinlerle dolu dünyanın yaratıkları yüzünden aklını kaçırmıştı. Ama delirmiş olmasına rağmen mutluydu. Ölmeden önce kendisiyle baş başa sohbet edebilmek onu rahatlatmıştı. Ve bundan sonra daha da rahatlayacağını hissediyordu. Soğuk su vücudunu sarmadan önce adamın ansızın yok olduğunu gördü. Ve her şey karardı. Aslında bu karanlık yaşadığı hayatın karanlığının yanında bir hiçti. Evine dönüyordu, ailesinin yanına. Uğruna veziri feda ettiği bu oyunu kazanıp kazanmadığını bilmiyordu. Görecekti. Yeni oyun başladığında bu defa siyah taşlar yerine beyaz taşlarla oynayacaktı. Oyuna önce başlamak istiyordu. Sonrasında kazanacaktı. Bunu biliyordu. Ve bu sefer kazanmak için veziri feda etmesi gerekmeyecekti. 


Comments

  • No Comments
Log Out?

Are you sure you want to log out?